Çağının çok ötesinde yepyeni bir anlayışla eserler veren
şairimi yeterince anlatabilir miyim bilmeden başladım bu
yazıya ama onun hakkında bir şeyler yazıyor olmanın hazzı
bile beni cesaretlendirmeye yetti de arttı.
Şiiri anlamaya, yazılan her dize topluluğuna şiir dememeyi
öğrenmeye başladığımdan beri önüne geçilmez bir açlıkla
okuyorum onu. Ne zaman başladı serüvenimiz tam olarak
kestirmek zor ama bildiğim bir şey var ki okumaktan
bıkmayacağım bu adamı. Dönüp dolaşıp dizelerinde kendimi
kaybetmeyi, yazdığı her kelimeyi deli gibi kıskanmayı,
umutsuzluğa düşüp bazen daha ne yazabilirim ki bunun üstüne
demeyi bırakmaya hiç ama hiç niyetim olmadı olmayacak.
İnsanı daha doğrusu şehirli insanı, onun sorunlarını,
yaşadığı yalnızlığı, umutsuzluğu önceleri alışılagelmiş
biçim ve kuralları kullanarak ama zaman geçtikçe yepyeni
bir anlayışla ve yakıştırıldığı akımların çok ötesinde bir
tarzla kaleme almıştır. İnsanın içsel ve dışsal dramını
yazmıştır. Onun şiirinin üç temel taşı vardır; yılgı,
sessizlik ve yavaşlatılmış uyum. Kendinden önce yazılanlara
hak ettikleri değeri veren ama yeni şeyler söylemek lazım
tavrını açıkça ortaya koyan Cansever, duygunun ötesinde
düşüncenin şiirini bulmayı amaçlamış. Düşünceyi
duyguların gerisinde saklamak yerine onu ortaya çıkarıp
şiirsel mutluluğa buradan varmayı, kısaca düşüncenin
şiirini yazmayı hedeflemiştir.
İlk şiirlerinin bulunduğu "ikindi üstü" çok sonraları neden
yaptım dediği bir çalışma halini almıştır. Henüz lise
çağındaki bir gencin denemeleri denebilecek bu eser için en
güzel yorumu fikrimce Orhan Veli yapmıştır. Der ki şair:
"genç bir şairin, üstelik insana birçok umutlar veren bir
şairin ilk çıkardığı kitap için kötü sözler söylemek
istemem. Bununla beraber oldukça önemli bulduğum bir nokta
üzerinde durmadan da edemeyeceğim. İkindi üstü şairinin
hoşlandığı birtakım olaylar bulunabilir. Üstelik bunlar
güzel şeyler de olabilir. Ama bunları anlatmakla şiir
söylenmiş olmayacağını, bunların şiirden ayrı şeyler
olduklarını bu genç şairin düşünmesi lazım."
Ancak bu kitaptan sonra gelen her eserde yepyeni bir şiir
anlayışının temellerini atmıştır. Bu gerçek şiir serüvenin
ilk basamağı olan Dirlik Düzenlik'te Garip akımının etkisi
görülmekle birlikte kendisini İkinci Yeni'lerin arasına
alacak bazı ipuçlarını da şiirlere gizlemiştir. İlk kitabın
en çok eleştirildiği yüzeysellikten uzaklaşıp öze ve
anlatıma ağırlık veren bir anlayışa yönelmiştir. Dönemin
genel kurallarından tamamen kopmamakla birlikte şiirde
biçim sorunlarını önemsediğini göstermiştir. Ardından gelen
Yerçekimli Karanfil dili, söylemi, imge kullanımı ve
anlatımı ön plana çıkaran tercihleri ile Edip Cansever
şiirinin ilerleyen dönemdeki doğrultusunun da belli olduğu
kitaptır. Bu kitapta bireyi toplum içinde ana öğe olarak
belirleyip, bireyi ve onu dile getiren şiiri doğa ve toplum
içindeki tüm karşıtlıklarıyla ele almıştır. Bu kitapla
birlikte Turgut Uyar ve Cemal Süreya ile İkinci Yeni
şairleri arasında gösterilen Cansever "ikinci yeni" diye
adlandırılan şairlerin şiir anlayışları da, şiirleri de
birbirinden çok farklıdır" diyerek kendi farkını da ortaya
koymuştur. Cansever bu dönemde varoloşçuluk akımının
etkisinde, bireyin sınırlı, tekdüze dünya kargaşasında
yerini araştıran ve düşünce payı ağır basan şiire
geçmiştir.
Ardından gelen Umutsuzlar Parkı dönemin muhalif görüşünü
içinde barındıran, yargılayan bir toplum eleştirisi
olmuştur. Sınıf farkının net bir şekilde dile getirildiği
bu eserde Dirlik Düzenliğin aksine daha sert bir söylem
bulunmaktadır. Artık evrensel sorunlar ışığında şiirler
yazarak buradan bireye ve onun sorunlarına inen bir şiir
anlayışı da kendini yoğun olarak göstermeye başlamıştır.
Ve ardından gelen Tragedyalar onun Türk şiirindeki yerini
sağlamlaştıran, "dize işlevini artık yitirdi" diyerek
tiyatroyu baz alan diyalog ve monologlarla örülü, düzyazı
imkanlarının şiirin hizmetine sunulduğu kitap olarak Edip
Cansever külliyatındaki yerini almıştır. İçerik ve biçim
açısından Cansever'e özgü yeni kullanımlarla, aşkın söz
edilmediği, bunun yerine içsel diyalogların yoğunlukla
kullanıldığı anlayış dikkat çekmektedir. Tragedya'nın
insanları kendine ve çevresine yabancılaşmış, alkol
akvaryumunda yaşayan çaresizlerdir.
Ardından gelen üç kitap imge kullanımının ikinci plana
atıldığı, bunun yerine şiirin anlatıma yaslandığı tarzıyla
dikkat çekmektedir. Dönemin siyasal şartları düşünüldüğünde
şairin sergilediği muhalif tavır ve bunun için kullanılan
dil kaçınılmazdır. Ancak bu değişime rağmen şiirde sabit
kalan öğe yine bireyin kendisidir. Cansever, başkaldırının
içinde yer alan, bu isyanın ardından oluşması muhtemel
dönüşümleri heyecanla bekleyen ve özleyen, bu isyankar
ruhla beslenen bireyin şiirini yazmaktadır. Altmış altıda
yayımladığı Çağrılmayan Yakup, yetmiş öncesi sol eylemlerin
etkisini taşıyan Kirli Ağustos ve On İki Mart döneminde
yaşanan toplumsal acıların ve seksen sonrasına ulaşan
etkilerinin anlatıldığı Sonrası Kalır işte bu bireyin
öykülemeci anlatımla ortaya konulduğu eserlerdir.
Yetmiş altı yılında çıkan "Ben Ruhi Bey Nasılım" benim
gözümde Cansever'in zirve eseridir. ( zirveyi Tragedyalar
ile paylaşması hususunda sorun çıkarmayacağım da
belirtilmesi gereken bir husustur.) tek bir yer dışında
tamamı monologlardan oluşan bu uzun şiirde Cansever
toplumla birlikte bireyi de kıskacına alan bir karabasandan
kurtulmaya çalışır. İlk kez Tragedyalar'da denediği
dramatik şiir kalıplarını daha da sağlam şekilde kurar ve
varoluşçuluk ve nihilizmin izlerini taşıyan anlayışla kendi
şiirini zirveye götürür. Bireyin duygu dünyasının en
uçlarına yolculuklar yapıp bir yandan da bilinçaltının
diplerine saklanmış her şeyi cesurca şiire aktarmıştır.
Oluşturduğu şiir tekniklerini daha da işleyip
derinleştirerek kendi sesine ulaşır. Bu şiir şairi anlamak,
şiir anlayışını özümsemek adına önemlidir. Cansever önce
kendini anlatma amacıyla yola çıkmış hatta ilk bölümlerde
de bunu yapmıştır. Ancak bir yerlerde şiirin tam da
tıkanacağını düşündüğü anda yaşadığı bazı olaylar şiiri
kendisinden soyutlayarak devam ettirmiş ve akıp gitmesini
sağlamıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu şiir kendisinin
en çok tiyatroya uyarlanmasını istediği eseridir. Bunu
kendisi görememiş ölümünden yaklaşık on dört yıl sonra
Cüneyt Çalışkur yönetmenliğinde ve kısa kısa görüntülerden
izlediğimde bile hayran kaldığım, izleyenleri kıskandığım
Uğur Polat'ın oyunculuğuyla devlet tiyatrolarınca sahneye
konulmuştur.
Hemen bir yıl sonra yayımlanan "Sevdam İle Sevgi" en lirik
şiirlerinin bulunduğu eser olarak dikkat çeker. Bu
eserlerin ardından gelen ve şairin son dönemini kapsayan
beş kitapta şiir dilinde hiçbir şekilde kaliteyi
düşürmemiş, ustalığının zaafıyla şiiri boşlamamış, aramaya,
yenilenmeye açık tavrını sonuna kadar sürdürmüştür. Bireyle
ilgili kaygılarını "şairin seyir defteri" ile sürdürmüş.
"Eylül'ün Sesi" ile seksen darbesini karşılamış, şiirlerle
bu süreci tetikleyen dönemin muhasebesini yapmıştır. Sesi
daha sert ve öfkelidir. Şiirlerde yaşanan acıyı ortaya
koyarken alt metinlerinde geleceğe dair umut vermeyi de
ihmal etmemiştir. "Bezik Oynayan Kadınlar" dramatik
şiirdeki ustalığını ortaya koymakta hatta bu anlamda en
önemli eser olarak gösterilecek düzeye çıkmaktadır. Bazı
şiirlerde özellikle yoğunlaşan lirik söyleyiş
geçmiştekilere oranla daha fazla ortaya konulan erotik
öğeleri şiirsel dil adına bir üst seviyeye çıkarır. "İlk
Yaz Şikâyetleri" ile yeniden kısa şiirlere yönelmekle
birlikte hemen ardından gelen "Oteller Kenti" ile o
bilindik söyleyişine geri dönmüştür. Dört bölümden oluşan
kitapta her bölüm birer kişilik sahibidir ve diğer
bölümlerle etkileşim halindedir. Hem anlatım hem de imge
açısından dilin imkânlarını sonuna kadar kullandığı
şiirlerde "otel" bilinçli tercihi ile bireyi bir binaya
hapsetmiş ve onun çaresizliğini, çıkışı bulamayan halini
başka bir boyuta yöneltmiştir. Şairimin şiir serüveninde
yayımlanan son kitap budur.
İçine şiir düştüğü ilk günden itibaren kendini yenilemeyi
geliştirmeyi ilke edinen Cansever Türk şiir tarihinde
geleneğine saygı duyan ama oraya saplanıp kalmayan hali,
önce kendinden başlayarak ve evrensel boyuta ulaşarak
buradan bireyi anlamlandırmayı, onun bulunduğu halleri
tespit edip çareler aramayı ilke edinen duruşu ile
bulunduğu yerin sağlamlığını arttırmıştır. Yaşamının 30
yılını şiire adamış bu adamın her daim kendini yenilemeye
yönelik sözleri kendi şiir yazma serüvenimde en önemli yol
haritam olmuştur. " Çoğu kez önceden yazdıklarımı yeniden
yazmayı denerim. Bu iki türlü sonuç verir: ya şiiri
büsbütün bozarım ya da yeni boyutlar katarak
zenginleştirmiş olurum. Bozmuşsam yazmayı ertelerim" diyen
Cansever şiire canlı bir organizma gibi gördüğünün de
altını çizmiştir.
İşte bu söylem yazma yolunda minik adımlar atan pek çokları
için de örnek sayılacak bir düşünce biçimidir. Cansever'i
benim için bu kadar çekici kılan özelliği şiirin içine bu
felsefeyi sindirme becerisidir.
Ve o şiiri evrendeki en güzel sese dönüştüren adamdır...
28 Mayıs 2011 Cumartesi
25 Mayıs 2011 Çarşamba
Sonrasız
Gündar'a
-Mars'ta şiir varsa hayat olmasa da olur.
Başını kaldırıp huzurla gülümsedi. Dizelerin arasında
kaybolmuştu epeydir. Bazen yüzünde onulmaz bir acı bazen
can yakan bir keder bazen de kıskandıran bir keyifle
okuyordu her birini. Onu sevmek şiiri de sevmeye
şartlandırıyordu insanı.
Öyle bir anda öyle bir dize düşüyordu ki dudaklarından
kendine yeniden âşık ediyordu. İflah olmaz bir romantik
olmadı hiçbir zaman. Onun şiir ile ilişkisi birilerini
etkilemek için ya da gösteriş için değildi. Sanki hamuru
şiirle yoğrulmuştu. Gün içinde toplantılar arası
koştururken, yeri geldiğinde üzerinde tulum makineler
arasında kir pas içinde uğraşırken, akmayan trafikte
küfürler savururken ruhunun o tarafını tahmin edemiyordu
pek çok kişi. Kime sorsanız sert ve dahi çekilmezdi.
Akşam olup eve geldiğinde üzerine giydiği tüm unvanları,
tavırları, giysileri çıkarıp kendisi olarak kaldığında
elini uzatır kitaplığa ve seslenir oysa…
-Bakalım bu gece kim eşlik ediyor bize sultanım…
Sonrasında keyifle yemek yerken, sırf hatırım için izlediği
dizide bir sahneye takıldığında, alakasız belki ama yemeden
duramadığı çerezleri tükendiğinde, okuduğum kitaptan başımı
kaldırıp gözlerine denk geldiğimde; yani olur almaz, akla
gelen gelmeyen herhangi bir anda o gecenin şairinden bir
dize mutlaka savrulurdu.
"Bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar
Pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması
Hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur
uysallığında…*"
-Hiç biri böyle değil ama, sen gibi değil…
Bir bakmışsınız bir anda sanki ölümsüzlüğün sırrını bulmuş
gibi heyecanla bağırıverir.
-Bunu söylemiş miydim sana? Yazıdan önce şiir vardı
biliyorsun değil mi?
Öylesine emin öylesine inanarak söyler ki bunu kabul
etmemek mümkün değildir. Evet, kesinlikle önce şiir vardı,
olmalıydı...
-Tanrı en çok şiiri seviyor. Şairleri bilmem ama şiiri
seviyor. O kadar çok seviyor ki bazı yarattıkları şiir gibi
be sultanım, derdi ne zaman güzel bir şey görse…
Kıskandığımı hissettiğinde hemen Ülkü Tamer koşardı
yardımımıza.
Tanrı bin birinci gece şairi yarattı,
Bin ikinci gece Cemal'i,
Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı**
-Bak işte o kadın kesin sen olmalısın, o zaman yarattı seni
ama sırf beni sevdiği için bu vakte kadar bekledi dünyaya
inmeni. Yoksa nice olurdu halim, söyle nice olurdu?
Bilirdi beni kandırmanın yolunu. Hiç yanılmadı, hiç
yanıltmadı…
Ayşe Polat/2011
*Edip Cansever
-Mars'ta şiir varsa hayat olmasa da olur.
Başını kaldırıp huzurla gülümsedi. Dizelerin arasında
kaybolmuştu epeydir. Bazen yüzünde onulmaz bir acı bazen
can yakan bir keder bazen de kıskandıran bir keyifle
okuyordu her birini. Onu sevmek şiiri de sevmeye
şartlandırıyordu insanı.
Öyle bir anda öyle bir dize düşüyordu ki dudaklarından
kendine yeniden âşık ediyordu. İflah olmaz bir romantik
olmadı hiçbir zaman. Onun şiir ile ilişkisi birilerini
etkilemek için ya da gösteriş için değildi. Sanki hamuru
şiirle yoğrulmuştu. Gün içinde toplantılar arası
koştururken, yeri geldiğinde üzerinde tulum makineler
arasında kir pas içinde uğraşırken, akmayan trafikte
küfürler savururken ruhunun o tarafını tahmin edemiyordu
pek çok kişi. Kime sorsanız sert ve dahi çekilmezdi.
Akşam olup eve geldiğinde üzerine giydiği tüm unvanları,
tavırları, giysileri çıkarıp kendisi olarak kaldığında
elini uzatır kitaplığa ve seslenir oysa…
-Bakalım bu gece kim eşlik ediyor bize sultanım…
Sonrasında keyifle yemek yerken, sırf hatırım için izlediği
dizide bir sahneye takıldığında, alakasız belki ama yemeden
duramadığı çerezleri tükendiğinde, okuduğum kitaptan başımı
kaldırıp gözlerine denk geldiğimde; yani olur almaz, akla
gelen gelmeyen herhangi bir anda o gecenin şairinden bir
dize mutlaka savrulurdu.
"Bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar
Pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması
Hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur
uysallığında…*"
-Hiç biri böyle değil ama, sen gibi değil…
Bir bakmışsınız bir anda sanki ölümsüzlüğün sırrını bulmuş
gibi heyecanla bağırıverir.
-Bunu söylemiş miydim sana? Yazıdan önce şiir vardı
biliyorsun değil mi?
Öylesine emin öylesine inanarak söyler ki bunu kabul
etmemek mümkün değildir. Evet, kesinlikle önce şiir vardı,
olmalıydı...
-Tanrı en çok şiiri seviyor. Şairleri bilmem ama şiiri
seviyor. O kadar çok seviyor ki bazı yarattıkları şiir gibi
be sultanım, derdi ne zaman güzel bir şey görse…
Kıskandığımı hissettiğinde hemen Ülkü Tamer koşardı
yardımımıza.
Tanrı bin birinci gece şairi yarattı,
Bin ikinci gece Cemal'i,
Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı**
-Bak işte o kadın kesin sen olmalısın, o zaman yarattı seni
ama sırf beni sevdiği için bu vakte kadar bekledi dünyaya
inmeni. Yoksa nice olurdu halim, söyle nice olurdu?
Bilirdi beni kandırmanın yolunu. Hiç yanılmadı, hiç
yanıltmadı…
Ayşe Polat/2011
*Edip Cansever
Kaydol:
Yorumlar (Atom)