29 Temmuz 2010 Perşembe

Üşürsün

içini güzüme verme sevgili hep üşürsün
demiri kemiren pas masumiyetinde törpülerken
kemiklerimi sevgi ölüleri taşıyan
içim
dışım
abluka altındaki serçenin yürek atışı kadar uzak
iki imkansızlık arası yalnızlığın ortasında yenik
düşmüş kral asaletiyle yüzüğündeki zehri arıyor

zehir ki
çingene dilencinin sabrı ile beklemekte
asalet onun dalga geçtiği kelime

tanrı
çılgın narsist suda dalgalanan kendini aramakta
oysa su çoktan tükendi usta bir terapist
yepyeni tanrı yansımasını eski tanrıların
yanılsamalarından
kesip
biçip
teyelledi

büyüyemez artık iliğimde saksofon çalan deli değme
üşürsün çoktan soğumuş sevgi cesetleri var gözlerimde
avuçlarımdan çalınan her hüzün ertelendikçe
paslı demirlerle kendine gömülen
birkaç hikaye yazar ancak
saksağan mezarında gölge olur zaman
zaman ki; çözümsüz aşkların en etkin zehri

yüzünü
yüzüme sürme sevgili çok ama çok
üşürsün



Vesikali Yarim

"alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden
tabakam senin yadigarın
iki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
nasıl unuturum seni ben vesikalı yarim"*


Senaryosu Safa Önal'a ait Ömer Lütfi Akad imzalı Türk
sinemasının en iyi filmlerinden biridir Vesikalı Yarim.

Başka dünyaların içinden gelen mahallenin bıçkın
delikanlısı Halil ile pavyon güzeli Sabiha'nın bir
imkânsızı mümkün kılma çabasının, olmayacak duaya âmin
demelerinin hikâyesidir.

Hayatı eviyle manavı arasındaki birkaç adımlık mesafede
geçen gözü dışarıda olmayan Halil, öylesine diyerek gittiği
sazda güzeller güzeli Sabiha ile karşılaşır. Olmuştur işte
olmayacak olan. Onu gördüğü anda tüm sesleri susar
dünyanın. Bir tek Sabiha'nın kocaman bakan kara gözleri
vardır. Ve siz o sessizlikte anlarsınız ne beter bir filmin
içinde olduğunuzu. Çekilmiş en iyi ilk bakışta aşk
sahnesidir belki de. Belkisi yok öyledir hatta. Elinde
sigarası biri havada kaşıyla güzeldir Türkan sultan, çok
güzeldir. Hiçbir filminde bu kadar güzel olmayacaktır bir
daha.

Pavyondadır, konsomatristir ama altın gibi bir kalbi vardır
Sabiha'nın "bir daha gelme içkiye saza, bir dadanırsın bir
daha kurtulamazsın" diye uyarır Halil'i. "Üzme canını" diye
keser lafını Halil. Öyle bıçkındır işte, öyle delikanlı...
Ve İzzet Günay en isabetli seçim olduğunu göstermiştir bu
rol için...

Ele güne aldırmadan başlar aşkları. Sabiha'nın yanına
taşınır Halil. Mutludurlar gerçek olamayacak kadar. Oysa
Sabiha bilir bir gün Halil'in gideceğini geldiği gibi,
Halil
bilir Sabiha'nın döneceğini pavyona. Seyirci de bilir
aslında herkesin kendi yoluna gideceğini ama eli yüreğinde
ya aksi olursa der gibi bekler.

Yaptıkları alışverişi mutfakta yerleştirirken bir evin
aşkla yuva olduğunu bir tek cümle ile anlatır Sabiha.
Kurduğu masada gözlerine bakar sevdiği adamın "nasılsın"
der. Aldığı cevap
Akıllardan çıkmayacak kadar güzeldir. "sultan gibiyim daha
iyi olamam" der Halil.

Sabiha bir gün öğrenir ki evlidir Halil soramaz bir türlü
doğru mu diye. "Evli miymiş sorsana" diyen arkadaşına
"soramam" der. "neden" sorusunun cevabı film kadar yakar
içinizi " ya evet derse". Kızar Müjgan. Tam para
kazanacağı zamanda aptallıktır yaptığı hem de evli çulsuz
bir adama tutulmuştur. Oysa o yedi halı almıştır kat parası
biriktiriyordur. Ki bu replik filmin unutulmazlarındandır
yine. Kimilerine göre küçücük olan hayallerin birilerinin
hayatında nasılda önemli olduğunun en naif anlatımıdır.

Merakını yenemeyip gider Halil'in manavına Sabiha. Öylece
donuk gözlerle bakarken ne istiyorsun diyen babasına "bir
kilo elma" der. Başını eğer ve tek şey söyler babası "Halil
nasıl?" . Niye onun peşindesin demez, o evli barklı adam
utanmıyor musun demez, hakaret etmez. Bildiğini varlığından
haberdar olduğunu, oğlunu merak ettiğini tek bir cümle ile
anlatır. Ve sahne değiştiğinde siz hala etkisindesinizdir o
mağrur halin. İşte böyle vurur o naif sahneleri filmin ara
ara.

İmkânsızlığını fark eder bir defa daha Sabiha. Kendinden
uzaklaştırmayı dener Halil'i. "yok birleşecek gibi değil,
benim yolum başka, seni tanıdıktan sonra anladım. Sevgi de
yetmiyormuş" der. Dinlemez Halil. Ve içime oturan ben gibi
pek çoklarının hafızasına kazınan cümleyi kurar "çok
eskiden rastlaşacaktık" İmkânsızlığın özetidir bu cümle. O
andan sonra yaşanacak pek çok imkânsız aşkın da üç
kelimelik hikayesidir.

Kâr etmez Halil"e. O gitmez. Sabiha gider ama olmaz
beceremez. Her gittiğinde döner geriye. Onun için kavga
eder hapse girer Halil. Söz verir bekleyeceğim diye. Bekler
de çıkacağı güne kadar. Pavyonda karşılar onu. Aşağılar
uzaklaştırmak ister kendinden. Bıçağı çektiği gibi yaralar
Halil sevdiğini. Ama polise ben yaptım der Sabiha. Kıyamaz
Halil'ine. O hastaneye giderken ardından "asıl şimdi yıktı
beni" der Halil. Bin şiire bedeldir bu cümle. Bin sahneye
bedeldir Halil'in bakışları.

Sabiha hastaneye Halil ise ardında bıraktığı evine döner.
Kapıyı açan oğlunun yüzündeki şaşkın çaresizlik, karısının
yüzündeki teslimiyet filmin alelade bir film olmadığının
ispatıdır. Ses etmeden terliklerini verir ayağına, bembeyaz
çarşaflar serer yatağına ve siz bu ruh halinin anlatımına
çarpılırsınız. Sanki hiç gitmemiş gibi o uzun ayrılıklar
hiç olmamış gibi karşılaması kocasını burkar içinizi.
"Başımı okşadı babam benim, kalacak mı" der oğlu. Ne
yapacağınızı bilmez halde bakarsınız ekrana. Bir yol olmalı
dersiniz, herkesin mutlu olacağı bir yol olmalı. Yoktur.
Daha baştan bellidir imkânsızlığı. Kabullenirsiniz. Önce
seyirci sonra hastaneden çıkıp Halil'ine koşan Sabiha
kabullenir. Kucağında oğluyla gördüğünde Halil'i fonda
hiçbir filme bu kadar yakışmayan o güzel şarkı çalmaya
başlar. "kalbimi kıra kıra" ile uzaklaşır Sabiha arkasını
dönerek.

Feri sönmüş bir göz gibi parlamaya çalışan son bir yıldız
kalmıştır artık gökyüzünde ve arnavut kaldırımlı, at
arabalı, denizi yosun kokan, gemisi efkâr tüten siyah beyaz
bir İstanbul manzarası



*Orhan Veli

18 Temmuz 2010 Pazar

İlmek

Ümit A.'ya


haziran dökülecek içinden
bulutlar geçse şehrin üstünden
firar edecek gözünden hüzün belli

bense içimde ısınmanın eritemeyeceği buzullar
ellerin değse taş kesilmenden korkarım
ağrısı çöker ömrüme
bir çocuk yarısı çıkagelir
yüzü haziran gibi güzeldir

yaralarını saklamayan
o çocuk olsak
okşayıp onarırken kanayan yerlerimi
şefkatle sarsam acılarını
haziran hatırına
toprak kokusu yayılsa gözlerinden
içime dolsa
adın ümit olsa yarına
sabahı yok gecelerde
kimseler dokunmasa uykularıma
bağışlasam bu rüyayı
sırf yüzünün hatırına


yaslıyorum başımı hazin bir ana
haziran döküldü içimden içine


Ayşe Polat
23.06.2010

1 Temmuz 2010 Perşembe

Gözümün İlk Ağrısına

“13 yaşındaydım Ayşe, umutlarım vardı, inançlarım, ideallerim. Bir gecede bu ülkeye duyduğum umutlarımı söndürdüler, inançlarımı yaktılar alev alev, ideallerimin hepsini allak bullak ettiler bir gecede. Toparlanmam zaman aldı. Gözümü her yumduğumda gördüğüm görüntülerden kurtulmam zaman aldı. 13 yaşındaydım, çocuktum henüz. İnsanın insanı canlı canlı yakmasını algılayamayacak kadar saftı içim. “

Böyle demişti onunla inandıklarını ve inanmadıklarını tartıştığımız bir sohbette. 10 yıl geçmişti üzerinden ve gözünde hala o günün izleri duruyordu. Biliyordum ki hala gözünü kapattığında o gecenin resimleri geçiyordu zihninden. Hiçbir etken geçen hiçbir yıl yaşadığı dramın onda yarattığı etkileri azaltmamıştı biliyordum.

Uzun uzun susmuştu. Neden sonra konuştuğunda dudaklarından bir şiir döküldü

bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala
sevgiler bekliyor sürekli senden
insanın bir yarısı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken
var olan aşınıyor zamanla

“ben 10 yıl önde bir yanımı eksik bıraktım şimdi tamamlanamıyor o kanayan yerler” diyerek sarıldı sıkıca.

Birlikte bir türkü mırıldandık. İkimizde Akarsu’nun sesinden duymuş sevmiştik başka başka yerlerde, başka başka zamanlarda.

eski günler hayalimden gitmiyor
gün dediğin bugünkünü tutmuyor
yiğidim ya sana gücüm yetmiyor
ne sevdiğin belli ne sevmediğin

Acısı hala içindedir muhakkak. Hala her 2 Temmuz’da içindeki yangın yeniden alevleniyordur. Hala ne zaman Sivas dese birileri burnunun ucu sızlıyor, yolu ne zaman düşse memleketine Madımak’ın karşısında o gece olduğu köşe başına gidip içini çeke çeke sessizce ağlıyordur.

Biliyorum içindeki Madımak’ta hala dumanlar tütüyordur...