Kendini onarma derslerinden
Tanrı'nın okulunda geçtin
Kırılma kılavuzun
Yanına kondu
Aç şimdi!
Aç ellerini ve fısılda
Kim koydu o cümleleri avucuna
Acı
Alır mıydın bir parça
Sevgiye biraz daha
Yıkıl karşımdan!
Yıka
Dön aynana
Bir ıslık çal geceye
Mezarlıktan geçer gibi
Neşeyle yoldaki tenekeye tekmeyi atar gibi
Ki sevginin dudaklara hediyesi o ıslık
Karıştıysa aklın
Tortu kalır mutlaka
Parçalı bulutlu bir kalabalık
Fırtına öncesi sağırlık
Bir inme sol yanına
Kalan
İki kapakçık
Ve çırpınan etin telaşı
Haydi büz dudakları
Eğer çalamıyorsan bırak
Rüzgar yerine konuşsun
Ayşe Polat
16.09.2008
1 Aralık 2010 Çarşamba
23 Kasım 2010 Salı
ar/a
Koptu teller
Boşaldı zemberek
Sivriydi
Elden ele geçti
Kör eden parıltı
Sapla derine dedi biri
Geçmişi aldı diğeri
Yar bedeni yar
An ortasında
Koca bir yara yar
Bir melek atmazmış içimde
Eller göğe bulandı
Akıyor
Kan yerinden ar
Artık
dokun
san
düş
er
Yara
daaaan!
yar
Ayşe Polat
12.10.2008
Boşaldı zemberek
Sivriydi
Elden ele geçti
Kör eden parıltı
Sapla derine dedi biri
Geçmişi aldı diğeri
Yar bedeni yar
An ortasında
Koca bir yara yar
Bir melek atmazmış içimde
Eller göğe bulandı
Akıyor
Kan yerinden ar
Artık
dokun
san
düş
er
Yara
daaaan!
yar
Ayşe Polat
12.10.2008
Karadelik Emiyor Geçmişi Geleceği
Kendine sapladığın hançeri
Çekiyor zaman yaradan
Varlığım kâr değil
Her yanın kan
Bak bu bizim boşluğumuz, aradaki
İnledikçe inliyor
Bitmiyor kimsesizliği
Kayıp gidiyor avuçlardan
Zamanın elleri
Örümcek salyası kaplı
Bedenimin her milimi
Ayşe Polat
04.10.2008
Çekiyor zaman yaradan
Varlığım kâr değil
Her yanın kan
Bak bu bizim boşluğumuz, aradaki
İnledikçe inliyor
Bitmiyor kimsesizliği
Kayıp gidiyor avuçlardan
Zamanın elleri
Örümcek salyası kaplı
Bedenimin her milimi
Ayşe Polat
04.10.2008
12 Kasım 2010 Cuma
saye
kavun çekirdeği kuruttuk
sessizliğe dermandır çitlemek
çitledik dudaklarımızla dişlerimiz arası yalnızlığı
kulaklara ses olduk
ki dayanılmaz yankıdır gitmek
gittik solukaldıklarımız dişlerimiz arası yalnızlıktı
içine istiflediğin bütün sesleri susmaktır gitmek
gittik becerisinde usta olduğumuz yalnızlığa
gütmektir kendini kendi ellerinle
gitmek
sessizliğe dermandır çitlemek
çitledik dudaklarımızla dişlerimiz arası yalnızlığı
kulaklara ses olduk
ki dayanılmaz yankıdır gitmek
gittik solukaldıklarımız dişlerimiz arası yalnızlıktı
içine istiflediğin bütün sesleri susmaktır gitmek
gittik becerisinde usta olduğumuz yalnızlığa
gütmektir kendini kendi ellerinle
gitmek
11 Ekim 2010 Pazartesi
6 Ekim 2010 Çarşamba
Yüreğim Bir Balerin İncecik Bilekleri
*Bilinçli bir uyku haliydi bu, gidip gelenden haberimin olduğu
Şimdilerde zaman bolca karalanmış kağıt
Yırtılışı gülüyor
Cadde uzuyor geceyle
At arabaları yarasalar
Çığlıklar kahkahalar
Uzuyor
Ben bir ah çekiyorum
Bir kadın ölüyor
Bir kadın ölüyor şarap kadeh kadeh dökülüyor
Ahh
Ne zaman ah çeksem
Selvilerde kuş çılgınlığı tarlada pamuk
Havalanır iğdenin kokusu akasyayı bastırır
Perişan okul bahçeleri
Fırtınalarda kum
Dalsız yaprak çıplak toprak
Bir çocuk severim toz toprak
Yüreğim oynar yerinden
Haydi çekin beni ahımdan
Çatlamaya hazır porselen
Şimdilerde gece karanlıktan aklanmış
Zaman uzuyor caddeyle beraber
Arabaları atların yarasaları çığlıkların
Kahkahaların boyu
Uzuyor
Ben bir eyvah diyorum
Kadın, düğün dernek ölüyor
Zinaya girdikçe insanlık
Pamuk kan kokusunu bastırıyor
Eyvah diyorum çocuklar kadınlar insanlar
Pamuk fırtına toz toprak karanlık yarasa cadde
Ve sayamadığım onca şey
Okulun bahçesine uğramayan
Yüreğim oynar yerinden
Onca şey
Yüreğim kırılmaya hazır balerin, bilekleri incecik
Hata hepsi hepsi yanılgı
Gerçek elimiz kadar el
Çekin bu yanılgıyı gerçekten
Haydi ayırın bu viranı şehirden
Karla/İnci Gül
Şimdilerde zaman bolca karalanmış kağıt
Yırtılışı gülüyor
Cadde uzuyor geceyle
At arabaları yarasalar
Çığlıklar kahkahalar
Uzuyor
Ben bir ah çekiyorum
Bir kadın ölüyor
Bir kadın ölüyor şarap kadeh kadeh dökülüyor
Ahh
Ne zaman ah çeksem
Selvilerde kuş çılgınlığı tarlada pamuk
Havalanır iğdenin kokusu akasyayı bastırır
Perişan okul bahçeleri
Fırtınalarda kum
Dalsız yaprak çıplak toprak
Bir çocuk severim toz toprak
Yüreğim oynar yerinden
Haydi çekin beni ahımdan
Çatlamaya hazır porselen
Şimdilerde gece karanlıktan aklanmış
Zaman uzuyor caddeyle beraber
Arabaları atların yarasaları çığlıkların
Kahkahaların boyu
Uzuyor
Ben bir eyvah diyorum
Kadın, düğün dernek ölüyor
Zinaya girdikçe insanlık
Pamuk kan kokusunu bastırıyor
Eyvah diyorum çocuklar kadınlar insanlar
Pamuk fırtına toz toprak karanlık yarasa cadde
Ve sayamadığım onca şey
Okulun bahçesine uğramayan
Yüreğim oynar yerinden
Onca şey
Yüreğim kırılmaya hazır balerin, bilekleri incecik
Hata hepsi hepsi yanılgı
Gerçek elimiz kadar el
Çekin bu yanılgıyı gerçekten
Haydi ayırın bu viranı şehirden
Karla/İnci Gül
22 Ağustos 2010 Pazar
Bizim Şarkımız
bak, yüzümüz sarkıyor
annece bir sesten
yüzümüz saklıyor içerdeki çocuğu.
öyle durmayalım hadi
bizim şarkımızmış
üzgün bir ev iniltisi, yalnız çiçek görüntüsü
upuzun susmalar gürültüsü
duyulacakmış, olsun
kanayan o düş kesiği
erken umutmuş, sanmışız, olsun.
şekersiz kanmışız, öyle olsun.
daha bakmayalım hadi
aynı kırıklarımızmış
yapışıp kaldığımız
hiç sarılmamışız, kimse sormamış, olsun.
cana yaslı bir dağmış yaşamak
ağzı lav
sözü lal, öyle olsun.
bak, bir yanımız ağrıyor
boşluğu taşımaktan
bir yanımız ağlıyor yanıldığını.
orada olmayalım hadi
bu güne kısmetmiş
şımarık bir entariyle geçmek
kara sularından ömrün
ıslanacakmış, olsun
sımsıkı muskalanmış yazısı kadınlığın.
erken öğütmüş namus
bir sana, bir bana
dağıtmışız, olsun.
daha çocukmuşuz, öyle olsun.
annece bir sesten
yüzümüz saklıyor içerdeki çocuğu.
öyle durmayalım hadi
bizim şarkımızmış
üzgün bir ev iniltisi, yalnız çiçek görüntüsü
upuzun susmalar gürültüsü
duyulacakmış, olsun
kanayan o düş kesiği
erken umutmuş, sanmışız, olsun.
şekersiz kanmışız, öyle olsun.
daha bakmayalım hadi
aynı kırıklarımızmış
yapışıp kaldığımız
hiç sarılmamışız, kimse sormamış, olsun.
cana yaslı bir dağmış yaşamak
ağzı lav
sözü lal, öyle olsun.
bak, bir yanımız ağrıyor
boşluğu taşımaktan
bir yanımız ağlıyor yanıldığını.
orada olmayalım hadi
bu güne kısmetmiş
şımarık bir entariyle geçmek
kara sularından ömrün
ıslanacakmış, olsun
sımsıkı muskalanmış yazısı kadınlığın.
erken öğütmüş namus
bir sana, bir bana
dağıtmışız, olsun.
daha çocukmuşuz, öyle olsun.
12 Ağustos 2010 Perşembe
Ecza Dolabı
Terliklerin gittiğine şahitti, bakıp bakıp fıttırınca
çevirdim
Süslü püslü bardağından kimbilir, kaç gros ton etil alkol
devirdim
Aynaya yüzünü bırakmıştın ya, taş atan çocuklar kırdı
üzüldüm
Verdiğin perhize bu sefer uyup bir bölü üçüme kadar
süzüldüm
Sağol, başka bir şey bırakmamışsın, nasıl unuturdum yoksa
acını
Ha bir de toplayıp yerden telleri, ecza dolabına koydum
saçını
Fatih Yalçın (esadaş)
çevirdim
Süslü püslü bardağından kimbilir, kaç gros ton etil alkol
devirdim
Aynaya yüzünü bırakmıştın ya, taş atan çocuklar kırdı
üzüldüm
Verdiğin perhize bu sefer uyup bir bölü üçüme kadar
süzüldüm
Sağol, başka bir şey bırakmamışsın, nasıl unuturdum yoksa
acını
Ha bir de toplayıp yerden telleri, ecza dolabına koydum
saçını
Fatih Yalçın (esadaş)
8 Ağustos 2010 Pazar
...zer ve düş...
ısını
harmana rüzgâr değen üfürmelerini
değdiğim heveslerini
bıçağın eğeye çırpındığı kadar.
maşrapalarda su
-sordu
su nicedir.?
avuç içindedir
hem ağza
burna
mesh ile
bana çağıran
ve la havle
önüne dua açan
dışında duran adımı
hangi gemiye nuh'un tufan ve tohum?
ısını
boynumdan derin bir yatak geçirerek
uyusam
kıyametler
çökerterek canının diğer yarısını
-yol boyunca soyunan minarelerce çağırdılar sesleri
ben
oralı bile olamadım-
varsın hangi hesap sorulacaksa benden
cehennem dediğin onbeş binton kömür
hem harmana değer soyunan başaklar
döşeğin rahatlığı
erkek erkekçe dövünür kadın kadınca
insan insanca
ben ve
zer-düşt
f.
harmana rüzgâr değen üfürmelerini
değdiğim heveslerini
bıçağın eğeye çırpındığı kadar.
maşrapalarda su
-sordu
su nicedir.?
avuç içindedir
hem ağza
burna
mesh ile
bana çağıran
ve la havle
önüne dua açan
dışında duran adımı
hangi gemiye nuh'un tufan ve tohum?
ısını
boynumdan derin bir yatak geçirerek
uyusam
kıyametler
çökerterek canının diğer yarısını
-yol boyunca soyunan minarelerce çağırdılar sesleri
ben
oralı bile olamadım-
varsın hangi hesap sorulacaksa benden
cehennem dediğin onbeş binton kömür
hem harmana değer soyunan başaklar
döşeğin rahatlığı
erkek erkekçe dövünür kadın kadınca
insan insanca
ben ve
zer-düşt
f.
incire
/dünya bir ummandır gemisi olana
sen sen ol
bir kaşık ateş düşürücü şurupta boğulma/
toprak anasını satar
eğitim izin vermez çarkına okumaya
dert ortağı bulamazsın
sistem kalpleri de özelleştirir itinayla
isyan ölür, terk eder vücudu
yoksa
mezar taşındaki kan ummadığın baştan mı
bin yaşasın mı şimdi seni teğet geçen yılan
yüzü yok işte, kelle üstüne maske
peki ne seni ondan duyarlı kılan
bir çuval kömür berbat olmadı
incir çekirdeği dolmadı mı hala
Ekrem Ersoy
sen sen ol
bir kaşık ateş düşürücü şurupta boğulma/
toprak anasını satar
eğitim izin vermez çarkına okumaya
dert ortağı bulamazsın
sistem kalpleri de özelleştirir itinayla
isyan ölür, terk eder vücudu
yoksa
mezar taşındaki kan ummadığın baştan mı
bin yaşasın mı şimdi seni teğet geçen yılan
yüzü yok işte, kelle üstüne maske
peki ne seni ondan duyarlı kılan
bir çuval kömür berbat olmadı
incir çekirdeği dolmadı mı hala
Ekrem Ersoy
29 Temmuz 2010 Perşembe
Üşürsün
içini güzüme verme sevgili hep üşürsün
demiri kemiren pas masumiyetinde törpülerken
kemiklerimi sevgi ölüleri taşıyan
içim
dışım
abluka altındaki serçenin yürek atışı kadar uzak
iki imkansızlık arası yalnızlığın ortasında yenik
düşmüş kral asaletiyle yüzüğündeki zehri arıyor
zehir ki
çingene dilencinin sabrı ile beklemekte
asalet onun dalga geçtiği kelime
tanrı
çılgın narsist suda dalgalanan kendini aramakta
oysa su çoktan tükendi usta bir terapist
yepyeni tanrı yansımasını eski tanrıların
yanılsamalarından
kesip
biçip
teyelledi
büyüyemez artık iliğimde saksofon çalan deli değme
üşürsün çoktan soğumuş sevgi cesetleri var gözlerimde
avuçlarımdan çalınan her hüzün ertelendikçe
paslı demirlerle kendine gömülen
birkaç hikaye yazar ancak
saksağan mezarında gölge olur zaman
zaman ki; çözümsüz aşkların en etkin zehri
yüzünü
yüzüme sürme sevgili çok ama çok
üşürsün
demiri kemiren pas masumiyetinde törpülerken
kemiklerimi sevgi ölüleri taşıyan
içim
dışım
abluka altındaki serçenin yürek atışı kadar uzak
iki imkansızlık arası yalnızlığın ortasında yenik
düşmüş kral asaletiyle yüzüğündeki zehri arıyor
zehir ki
çingene dilencinin sabrı ile beklemekte
asalet onun dalga geçtiği kelime
tanrı
çılgın narsist suda dalgalanan kendini aramakta
oysa su çoktan tükendi usta bir terapist
yepyeni tanrı yansımasını eski tanrıların
yanılsamalarından
kesip
biçip
teyelledi
büyüyemez artık iliğimde saksofon çalan deli değme
üşürsün çoktan soğumuş sevgi cesetleri var gözlerimde
avuçlarımdan çalınan her hüzün ertelendikçe
paslı demirlerle kendine gömülen
birkaç hikaye yazar ancak
saksağan mezarında gölge olur zaman
zaman ki; çözümsüz aşkların en etkin zehri
yüzünü
yüzüme sürme sevgili çok ama çok
üşürsün
Vesikali Yarim
"alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden
tabakam senin yadigarın
iki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
nasıl unuturum seni ben vesikalı yarim"*
Senaryosu Safa Önal'a ait Ömer Lütfi Akad imzalı Türk
sinemasının en iyi filmlerinden biridir Vesikalı Yarim.
Başka dünyaların içinden gelen mahallenin bıçkın
delikanlısı Halil ile pavyon güzeli Sabiha'nın bir
imkânsızı mümkün kılma çabasının, olmayacak duaya âmin
demelerinin hikâyesidir.
Hayatı eviyle manavı arasındaki birkaç adımlık mesafede
geçen gözü dışarıda olmayan Halil, öylesine diyerek gittiği
sazda güzeller güzeli Sabiha ile karşılaşır. Olmuştur işte
olmayacak olan. Onu gördüğü anda tüm sesleri susar
dünyanın. Bir tek Sabiha'nın kocaman bakan kara gözleri
vardır. Ve siz o sessizlikte anlarsınız ne beter bir filmin
içinde olduğunuzu. Çekilmiş en iyi ilk bakışta aşk
sahnesidir belki de. Belkisi yok öyledir hatta. Elinde
sigarası biri havada kaşıyla güzeldir Türkan sultan, çok
güzeldir. Hiçbir filminde bu kadar güzel olmayacaktır bir
daha.
Pavyondadır, konsomatristir ama altın gibi bir kalbi vardır
Sabiha'nın "bir daha gelme içkiye saza, bir dadanırsın bir
daha kurtulamazsın" diye uyarır Halil'i. "Üzme canını" diye
keser lafını Halil. Öyle bıçkındır işte, öyle delikanlı...
Ve İzzet Günay en isabetli seçim olduğunu göstermiştir bu
rol için...
Ele güne aldırmadan başlar aşkları. Sabiha'nın yanına
taşınır Halil. Mutludurlar gerçek olamayacak kadar. Oysa
Sabiha bilir bir gün Halil'in gideceğini geldiği gibi,
Halil
bilir Sabiha'nın döneceğini pavyona. Seyirci de bilir
aslında herkesin kendi yoluna gideceğini ama eli yüreğinde
ya aksi olursa der gibi bekler.
Yaptıkları alışverişi mutfakta yerleştirirken bir evin
aşkla yuva olduğunu bir tek cümle ile anlatır Sabiha.
Kurduğu masada gözlerine bakar sevdiği adamın "nasılsın"
der. Aldığı cevap
Akıllardan çıkmayacak kadar güzeldir. "sultan gibiyim daha
iyi olamam" der Halil.
Sabiha bir gün öğrenir ki evlidir Halil soramaz bir türlü
doğru mu diye. "Evli miymiş sorsana" diyen arkadaşına
"soramam" der. "neden" sorusunun cevabı film kadar yakar
içinizi " ya evet derse". Kızar Müjgan. Tam para
kazanacağı zamanda aptallıktır yaptığı hem de evli çulsuz
bir adama tutulmuştur. Oysa o yedi halı almıştır kat parası
biriktiriyordur. Ki bu replik filmin unutulmazlarındandır
yine. Kimilerine göre küçücük olan hayallerin birilerinin
hayatında nasılda önemli olduğunun en naif anlatımıdır.
Merakını yenemeyip gider Halil'in manavına Sabiha. Öylece
donuk gözlerle bakarken ne istiyorsun diyen babasına "bir
kilo elma" der. Başını eğer ve tek şey söyler babası "Halil
nasıl?" . Niye onun peşindesin demez, o evli barklı adam
utanmıyor musun demez, hakaret etmez. Bildiğini varlığından
haberdar olduğunu, oğlunu merak ettiğini tek bir cümle ile
anlatır. Ve sahne değiştiğinde siz hala etkisindesinizdir o
mağrur halin. İşte böyle vurur o naif sahneleri filmin ara
ara.
İmkânsızlığını fark eder bir defa daha Sabiha. Kendinden
uzaklaştırmayı dener Halil'i. "yok birleşecek gibi değil,
benim yolum başka, seni tanıdıktan sonra anladım. Sevgi de
yetmiyormuş" der. Dinlemez Halil. Ve içime oturan ben gibi
pek çoklarının hafızasına kazınan cümleyi kurar "çok
eskiden rastlaşacaktık" İmkânsızlığın özetidir bu cümle. O
andan sonra yaşanacak pek çok imkânsız aşkın da üç
kelimelik hikayesidir.
Kâr etmez Halil"e. O gitmez. Sabiha gider ama olmaz
beceremez. Her gittiğinde döner geriye. Onun için kavga
eder hapse girer Halil. Söz verir bekleyeceğim diye. Bekler
de çıkacağı güne kadar. Pavyonda karşılar onu. Aşağılar
uzaklaştırmak ister kendinden. Bıçağı çektiği gibi yaralar
Halil sevdiğini. Ama polise ben yaptım der Sabiha. Kıyamaz
Halil'ine. O hastaneye giderken ardından "asıl şimdi yıktı
beni" der Halil. Bin şiire bedeldir bu cümle. Bin sahneye
bedeldir Halil'in bakışları.
Sabiha hastaneye Halil ise ardında bıraktığı evine döner.
Kapıyı açan oğlunun yüzündeki şaşkın çaresizlik, karısının
yüzündeki teslimiyet filmin alelade bir film olmadığının
ispatıdır. Ses etmeden terliklerini verir ayağına, bembeyaz
çarşaflar serer yatağına ve siz bu ruh halinin anlatımına
çarpılırsınız. Sanki hiç gitmemiş gibi o uzun ayrılıklar
hiç olmamış gibi karşılaması kocasını burkar içinizi.
"Başımı okşadı babam benim, kalacak mı" der oğlu. Ne
yapacağınızı bilmez halde bakarsınız ekrana. Bir yol olmalı
dersiniz, herkesin mutlu olacağı bir yol olmalı. Yoktur.
Daha baştan bellidir imkânsızlığı. Kabullenirsiniz. Önce
seyirci sonra hastaneden çıkıp Halil'ine koşan Sabiha
kabullenir. Kucağında oğluyla gördüğünde Halil'i fonda
hiçbir filme bu kadar yakışmayan o güzel şarkı çalmaya
başlar. "kalbimi kıra kıra" ile uzaklaşır Sabiha arkasını
dönerek.
Feri sönmüş bir göz gibi parlamaya çalışan son bir yıldız
kalmıştır artık gökyüzünde ve arnavut kaldırımlı, at
arabalı, denizi yosun kokan, gemisi efkâr tüten siyah beyaz
bir İstanbul manzarası
*Orhan Veli
tabakam senin yadigarın
iki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
nasıl unuturum seni ben vesikalı yarim"*
Senaryosu Safa Önal'a ait Ömer Lütfi Akad imzalı Türk
sinemasının en iyi filmlerinden biridir Vesikalı Yarim.
Başka dünyaların içinden gelen mahallenin bıçkın
delikanlısı Halil ile pavyon güzeli Sabiha'nın bir
imkânsızı mümkün kılma çabasının, olmayacak duaya âmin
demelerinin hikâyesidir.
Hayatı eviyle manavı arasındaki birkaç adımlık mesafede
geçen gözü dışarıda olmayan Halil, öylesine diyerek gittiği
sazda güzeller güzeli Sabiha ile karşılaşır. Olmuştur işte
olmayacak olan. Onu gördüğü anda tüm sesleri susar
dünyanın. Bir tek Sabiha'nın kocaman bakan kara gözleri
vardır. Ve siz o sessizlikte anlarsınız ne beter bir filmin
içinde olduğunuzu. Çekilmiş en iyi ilk bakışta aşk
sahnesidir belki de. Belkisi yok öyledir hatta. Elinde
sigarası biri havada kaşıyla güzeldir Türkan sultan, çok
güzeldir. Hiçbir filminde bu kadar güzel olmayacaktır bir
daha.
Pavyondadır, konsomatristir ama altın gibi bir kalbi vardır
Sabiha'nın "bir daha gelme içkiye saza, bir dadanırsın bir
daha kurtulamazsın" diye uyarır Halil'i. "Üzme canını" diye
keser lafını Halil. Öyle bıçkındır işte, öyle delikanlı...
Ve İzzet Günay en isabetli seçim olduğunu göstermiştir bu
rol için...
Ele güne aldırmadan başlar aşkları. Sabiha'nın yanına
taşınır Halil. Mutludurlar gerçek olamayacak kadar. Oysa
Sabiha bilir bir gün Halil'in gideceğini geldiği gibi,
Halil
bilir Sabiha'nın döneceğini pavyona. Seyirci de bilir
aslında herkesin kendi yoluna gideceğini ama eli yüreğinde
ya aksi olursa der gibi bekler.
Yaptıkları alışverişi mutfakta yerleştirirken bir evin
aşkla yuva olduğunu bir tek cümle ile anlatır Sabiha.
Kurduğu masada gözlerine bakar sevdiği adamın "nasılsın"
der. Aldığı cevap
Akıllardan çıkmayacak kadar güzeldir. "sultan gibiyim daha
iyi olamam" der Halil.
Sabiha bir gün öğrenir ki evlidir Halil soramaz bir türlü
doğru mu diye. "Evli miymiş sorsana" diyen arkadaşına
"soramam" der. "neden" sorusunun cevabı film kadar yakar
içinizi " ya evet derse". Kızar Müjgan. Tam para
kazanacağı zamanda aptallıktır yaptığı hem de evli çulsuz
bir adama tutulmuştur. Oysa o yedi halı almıştır kat parası
biriktiriyordur. Ki bu replik filmin unutulmazlarındandır
yine. Kimilerine göre küçücük olan hayallerin birilerinin
hayatında nasılda önemli olduğunun en naif anlatımıdır.
Merakını yenemeyip gider Halil'in manavına Sabiha. Öylece
donuk gözlerle bakarken ne istiyorsun diyen babasına "bir
kilo elma" der. Başını eğer ve tek şey söyler babası "Halil
nasıl?" . Niye onun peşindesin demez, o evli barklı adam
utanmıyor musun demez, hakaret etmez. Bildiğini varlığından
haberdar olduğunu, oğlunu merak ettiğini tek bir cümle ile
anlatır. Ve sahne değiştiğinde siz hala etkisindesinizdir o
mağrur halin. İşte böyle vurur o naif sahneleri filmin ara
ara.
İmkânsızlığını fark eder bir defa daha Sabiha. Kendinden
uzaklaştırmayı dener Halil'i. "yok birleşecek gibi değil,
benim yolum başka, seni tanıdıktan sonra anladım. Sevgi de
yetmiyormuş" der. Dinlemez Halil. Ve içime oturan ben gibi
pek çoklarının hafızasına kazınan cümleyi kurar "çok
eskiden rastlaşacaktık" İmkânsızlığın özetidir bu cümle. O
andan sonra yaşanacak pek çok imkânsız aşkın da üç
kelimelik hikayesidir.
Kâr etmez Halil"e. O gitmez. Sabiha gider ama olmaz
beceremez. Her gittiğinde döner geriye. Onun için kavga
eder hapse girer Halil. Söz verir bekleyeceğim diye. Bekler
de çıkacağı güne kadar. Pavyonda karşılar onu. Aşağılar
uzaklaştırmak ister kendinden. Bıçağı çektiği gibi yaralar
Halil sevdiğini. Ama polise ben yaptım der Sabiha. Kıyamaz
Halil'ine. O hastaneye giderken ardından "asıl şimdi yıktı
beni" der Halil. Bin şiire bedeldir bu cümle. Bin sahneye
bedeldir Halil'in bakışları.
Sabiha hastaneye Halil ise ardında bıraktığı evine döner.
Kapıyı açan oğlunun yüzündeki şaşkın çaresizlik, karısının
yüzündeki teslimiyet filmin alelade bir film olmadığının
ispatıdır. Ses etmeden terliklerini verir ayağına, bembeyaz
çarşaflar serer yatağına ve siz bu ruh halinin anlatımına
çarpılırsınız. Sanki hiç gitmemiş gibi o uzun ayrılıklar
hiç olmamış gibi karşılaması kocasını burkar içinizi.
"Başımı okşadı babam benim, kalacak mı" der oğlu. Ne
yapacağınızı bilmez halde bakarsınız ekrana. Bir yol olmalı
dersiniz, herkesin mutlu olacağı bir yol olmalı. Yoktur.
Daha baştan bellidir imkânsızlığı. Kabullenirsiniz. Önce
seyirci sonra hastaneden çıkıp Halil'ine koşan Sabiha
kabullenir. Kucağında oğluyla gördüğünde Halil'i fonda
hiçbir filme bu kadar yakışmayan o güzel şarkı çalmaya
başlar. "kalbimi kıra kıra" ile uzaklaşır Sabiha arkasını
dönerek.
Feri sönmüş bir göz gibi parlamaya çalışan son bir yıldız
kalmıştır artık gökyüzünde ve arnavut kaldırımlı, at
arabalı, denizi yosun kokan, gemisi efkâr tüten siyah beyaz
bir İstanbul manzarası
*Orhan Veli
18 Temmuz 2010 Pazar
İlmek
Ümit A.'ya
haziran dökülecek içinden
bulutlar geçse şehrin üstünden
firar edecek gözünden hüzün belli
bense içimde ısınmanın eritemeyeceği buzullar
ellerin değse taş kesilmenden korkarım
ağrısı çöker ömrüme
bir çocuk yarısı çıkagelir
yüzü haziran gibi güzeldir
yaralarını saklamayan
o çocuk olsak
okşayıp onarırken kanayan yerlerimi
şefkatle sarsam acılarını
haziran hatırına
toprak kokusu yayılsa gözlerinden
içime dolsa
adın ümit olsa yarına
sabahı yok gecelerde
kimseler dokunmasa uykularıma
bağışlasam bu rüyayı
sırf yüzünün hatırına
yaslıyorum başımı hazin bir ana
haziran döküldü içimden içine
Ayşe Polat
23.06.2010
haziran dökülecek içinden
bulutlar geçse şehrin üstünden
firar edecek gözünden hüzün belli
bense içimde ısınmanın eritemeyeceği buzullar
ellerin değse taş kesilmenden korkarım
ağrısı çöker ömrüme
bir çocuk yarısı çıkagelir
yüzü haziran gibi güzeldir
yaralarını saklamayan
o çocuk olsak
okşayıp onarırken kanayan yerlerimi
şefkatle sarsam acılarını
haziran hatırına
toprak kokusu yayılsa gözlerinden
içime dolsa
adın ümit olsa yarına
sabahı yok gecelerde
kimseler dokunmasa uykularıma
bağışlasam bu rüyayı
sırf yüzünün hatırına
yaslıyorum başımı hazin bir ana
haziran döküldü içimden içine
Ayşe Polat
23.06.2010
1 Temmuz 2010 Perşembe
Gözümün İlk Ağrısına
“13 yaşındaydım Ayşe, umutlarım vardı, inançlarım, ideallerim. Bir gecede bu ülkeye duyduğum umutlarımı söndürdüler, inançlarımı yaktılar alev alev, ideallerimin hepsini allak bullak ettiler bir gecede. Toparlanmam zaman aldı. Gözümü her yumduğumda gördüğüm görüntülerden kurtulmam zaman aldı. 13 yaşındaydım, çocuktum henüz. İnsanın insanı canlı canlı yakmasını algılayamayacak kadar saftı içim. “
Böyle demişti onunla inandıklarını ve inanmadıklarını tartıştığımız bir sohbette. 10 yıl geçmişti üzerinden ve gözünde hala o günün izleri duruyordu. Biliyordum ki hala gözünü kapattığında o gecenin resimleri geçiyordu zihninden. Hiçbir etken geçen hiçbir yıl yaşadığı dramın onda yarattığı etkileri azaltmamıştı biliyordum.
Uzun uzun susmuştu. Neden sonra konuştuğunda dudaklarından bir şiir döküldü
bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala
sevgiler bekliyor sürekli senden
insanın bir yarısı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken
var olan aşınıyor zamanla
“ben 10 yıl önde bir yanımı eksik bıraktım şimdi tamamlanamıyor o kanayan yerler” diyerek sarıldı sıkıca.
Birlikte bir türkü mırıldandık. İkimizde Akarsu’nun sesinden duymuş sevmiştik başka başka yerlerde, başka başka zamanlarda.
eski günler hayalimden gitmiyor
gün dediğin bugünkünü tutmuyor
yiğidim ya sana gücüm yetmiyor
ne sevdiğin belli ne sevmediğin
Acısı hala içindedir muhakkak. Hala her 2 Temmuz’da içindeki yangın yeniden alevleniyordur. Hala ne zaman Sivas dese birileri burnunun ucu sızlıyor, yolu ne zaman düşse memleketine Madımak’ın karşısında o gece olduğu köşe başına gidip içini çeke çeke sessizce ağlıyordur.
Biliyorum içindeki Madımak’ta hala dumanlar tütüyordur...
Böyle demişti onunla inandıklarını ve inanmadıklarını tartıştığımız bir sohbette. 10 yıl geçmişti üzerinden ve gözünde hala o günün izleri duruyordu. Biliyordum ki hala gözünü kapattığında o gecenin resimleri geçiyordu zihninden. Hiçbir etken geçen hiçbir yıl yaşadığı dramın onda yarattığı etkileri azaltmamıştı biliyordum.
Uzun uzun susmuştu. Neden sonra konuştuğunda dudaklarından bir şiir döküldü
bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala
sevgiler bekliyor sürekli senden
insanın bir yarısı nedense hep eksik
ve o eksiği tamamlayayım derken
var olan aşınıyor zamanla
“ben 10 yıl önde bir yanımı eksik bıraktım şimdi tamamlanamıyor o kanayan yerler” diyerek sarıldı sıkıca.
Birlikte bir türkü mırıldandık. İkimizde Akarsu’nun sesinden duymuş sevmiştik başka başka yerlerde, başka başka zamanlarda.
eski günler hayalimden gitmiyor
gün dediğin bugünkünü tutmuyor
yiğidim ya sana gücüm yetmiyor
ne sevdiğin belli ne sevmediğin
Acısı hala içindedir muhakkak. Hala her 2 Temmuz’da içindeki yangın yeniden alevleniyordur. Hala ne zaman Sivas dese birileri burnunun ucu sızlıyor, yolu ne zaman düşse memleketine Madımak’ın karşısında o gece olduğu köşe başına gidip içini çeke çeke sessizce ağlıyordur.
Biliyorum içindeki Madımak’ta hala dumanlar tütüyordur...
29 Haziran 2010 Salı
Kaval Kemiğimdeki Prangaların Türküsü*
bütün hürriyetim zerrelerindeydi
ay ışığı damıtıp dudaklarından
mecaz yüklenmek kaldı ömrüme
kaval kemiğimdeki prangalardan
kadın uyandı sonra ben uyandım camdaki sinek
sonra uyku uyandı bahar bulundu boynuna ilmek
"Selanik içinde sela'm okunur"
bütün pervaneler aşksızdı o ışıkta
tavaf ettim gövdeni kördü zaman
mecaz yüklenmek kaldı ömrüme
kaval kemiğimdeki prangalardan
adın uyandı sonra söz dirildi ben dirildim camdaki sinek
sonra korku ulandı sabaha dil bulandı bağlandı çenem
"gümüş kazma ile mezar kazılır
*S. Yemişli
ay ışığı damıtıp dudaklarından
mecaz yüklenmek kaldı ömrüme
kaval kemiğimdeki prangalardan
kadın uyandı sonra ben uyandım camdaki sinek
sonra uyku uyandı bahar bulundu boynuna ilmek
"Selanik içinde sela'm okunur"
bütün pervaneler aşksızdı o ışıkta
tavaf ettim gövdeni kördü zaman
mecaz yüklenmek kaldı ömrüme
kaval kemiğimdeki prangalardan
adın uyandı sonra söz dirildi ben dirildim camdaki sinek
sonra korku ulandı sabaha dil bulandı bağlandı çenem
"gümüş kazma ile mezar kazılır
*S. Yemişli
30 Mayıs 2010 Pazar
Gazze
Senden kalkıp başka ellere gidemem
Rüzgar ve kuytu
yağmur ve uykuyduk birbirimize
aklına geldikçe viran teknelerinde
sev beni.
Gazze'de hava bulutlu on yedi derece
nem yüzde 16, rüzgar saatte 13 kilometre
saldında ondokuzuncu gün, yirminci gece
ölü sayısı binin üstünde,yaralı binlerce.
şimdi önüme dört çöl fotoğrafı koydum
dört mecaz olsun diye serin,kanlı dünyaya
duygusal konuşmak için şairler var diyor
okkadar dallama birileri tv'de Gazze üstüne
yağmurda karda doluda iki kere sev beni
altüst edilmiş cümleyim ben senin elinde
zalimin rişte-i ikbalini bin ah bile bazen
kesmiyor,gördün işte,delik deşiğim ben
naylonlara bezlere sarmışlar,büyümeden
büyümeden allahım bakamam
bakamam onlara..onlar mermiden,,,
bu çocuklar korrrrrkunç
vurulmuş allahım
insan;insan ne ki,
şeytanın bacağı kırık kalıyor
insan derken.
Birhan Keskin
Rüzgar ve kuytu
yağmur ve uykuyduk birbirimize
aklına geldikçe viran teknelerinde
sev beni.
Gazze'de hava bulutlu on yedi derece
nem yüzde 16, rüzgar saatte 13 kilometre
saldında ondokuzuncu gün, yirminci gece
ölü sayısı binin üstünde,yaralı binlerce.
şimdi önüme dört çöl fotoğrafı koydum
dört mecaz olsun diye serin,kanlı dünyaya
duygusal konuşmak için şairler var diyor
okkadar dallama birileri tv'de Gazze üstüne
yağmurda karda doluda iki kere sev beni
altüst edilmiş cümleyim ben senin elinde
zalimin rişte-i ikbalini bin ah bile bazen
kesmiyor,gördün işte,delik deşiğim ben
naylonlara bezlere sarmışlar,büyümeden
büyümeden allahım bakamam
bakamam onlara..onlar mermiden,,,
bu çocuklar korrrrrkunç
vurulmuş allahım
insan;insan ne ki,
şeytanın bacağı kırık kalıyor
insan derken.
Birhan Keskin
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Patinaj
Patinaj
Çok söylenmiş şarkılar gibiydin
TanıdıkÇok söylenmiş şarkılar gibiydin
Bir o kadar eski
Notalarını basmıyordu nasırlanmış yüreğim.
İki aşk arası uğranan limandı gözlerin
Ve ellerin güzeldi dolanırken tenimde.
Zamansız hayallerin vardı
Senli benli
Oysa gidilecek kıyı kentleri sıralıydı önümde.
Sendeki kör kuyudan aydınlık çıkarma hevesi
Umut işte
Nafile...
Vakit geldi!
Bir hediyem var avucundaki çizgilere
Sakla bu sözleri
Şimdi ne güzel susarsın bu cümlelerle...
21 Nisan 2010 Çarşamba
Canım Yanıyor
Bunun başka bir tanımı yok. Sabahtan bu yana okuduğum her
kelimede izlediğim her görüntüde içimden bir parça gidiyor.
Bir milletin geleceği nasıl kendi elleriyle sabote edilirin
canlı provasını izlerken, bir neslin nasıl hastalıklı,
güvensiz büyüyeceğini gördükçe kan beynime sıçrıyor. Bir
şehirde 100 hayvan iki yıldır çocuklara tecavüz ediyor.
Şehirdeki pek çok erkek -ki hemen hepsi baba- iki yıldır bu
utanca göz yumuyor.
Cinsel organı övünülecek bir şeymiş gibi göster amcalara
mantığıyla büyüyen bir güruh onu her boş bulduğunda ortaya
atmayı marifet sanıyor. Bastırılmış hayvanlığını,
çocukların üzerinden atmayı gücünü onlar üzerinden
kanıtlamayı erkeklik sayıyor.
Bu çocuklar yaşadıkları travmalarla büyüyor. Söyleyenler
belki bir parça kurtulma şansına sahipken her gün onlarcası
aynı kabusa uyanıyor. Şiddetin her türlüsü insanda onulmaz
yaralar açarken bu daha da vahim sonuçlar doğuruyor.
Yarının anne baba adayları acı tecrübelerle yenik
başlıyorlar hayata ve yenik bitiriyor pek çoğu. Ve biz
sadece üzülüyor, o gün afili küfürler savuruyor, üç beş gün
lafını ediyor ve sonrasından her defasında unutuyoruz. Biz
susmanın ortak olmaktan hiçbir farkı olmadığını, susarak bu
çocukları kaderlerine bırakmanın insafsızlığını
bilmemezlikten geliyoruz. Biz ülkenin geleceğini
kurtarıyoruz adıyla lüzumsuz işlerle uğraşırken geleceği
şekillendirecek nesillere tecavüz ediyor, edilmesine göz
yumuyor, buna engel olmuyoruz. Biz bir gaflet uykusundayız
ve öyle tatlı geliyor ki bu hal uyanamıyoruz.
kelimede izlediğim her görüntüde içimden bir parça gidiyor.
Bir milletin geleceği nasıl kendi elleriyle sabote edilirin
canlı provasını izlerken, bir neslin nasıl hastalıklı,
güvensiz büyüyeceğini gördükçe kan beynime sıçrıyor. Bir
şehirde 100 hayvan iki yıldır çocuklara tecavüz ediyor.
Şehirdeki pek çok erkek -ki hemen hepsi baba- iki yıldır bu
utanca göz yumuyor.
Cinsel organı övünülecek bir şeymiş gibi göster amcalara
mantığıyla büyüyen bir güruh onu her boş bulduğunda ortaya
atmayı marifet sanıyor. Bastırılmış hayvanlığını,
çocukların üzerinden atmayı gücünü onlar üzerinden
kanıtlamayı erkeklik sayıyor.
Bu çocuklar yaşadıkları travmalarla büyüyor. Söyleyenler
belki bir parça kurtulma şansına sahipken her gün onlarcası
aynı kabusa uyanıyor. Şiddetin her türlüsü insanda onulmaz
yaralar açarken bu daha da vahim sonuçlar doğuruyor.
Yarının anne baba adayları acı tecrübelerle yenik
başlıyorlar hayata ve yenik bitiriyor pek çoğu. Ve biz
sadece üzülüyor, o gün afili küfürler savuruyor, üç beş gün
lafını ediyor ve sonrasından her defasında unutuyoruz. Biz
susmanın ortak olmaktan hiçbir farkı olmadığını, susarak bu
çocukları kaderlerine bırakmanın insafsızlığını
bilmemezlikten geliyoruz. Biz ülkenin geleceğini
kurtarıyoruz adıyla lüzumsuz işlerle uğraşırken geleceği
şekillendirecek nesillere tecavüz ediyor, edilmesine göz
yumuyor, buna engel olmuyoruz. Biz bir gaflet uykusundayız
ve öyle tatlı geliyor ki bu hal uyanamıyoruz.
11 Nisan 2010 Pazar
Futbol ve Kafamda Dolanan Son sorular
Bilenler iyi bilir koyu bir Beşiktaş taraftarıyım. Kavgayı
göze alıp tribünde maç izleyecek kadar suyunu çıkarırdım
bazen. Gençlik hevesi derdi babam. Haklıydı belki de. Bu
yıl her yıl olduğu gibi yine şampiyonluk hayali ile
başladım lige her futbol sever gibi. Öyle ya da böyle sürdü
bu heves. Ama oturduğum şehirden mütevellit bir heyecan
daha kapladı hepimizi. Şehir takımımız Bursaspor liderliğe
oturmuş ve şampiyonluğa gidiyordu emin adımlarla. Her yer
yeşil beyaz bayraklar balonlarla donatıldı yaklaşık 3
haftadır. Ligin sonu yaklaştıkça umut büyümeye başladı.
Derdini kederini unutur hale geldi tüm halk. Son krizin en
çok vurduğu şehirlerdendi oysa Bursa. Nüfusa oranla en çok
işçi çıkarılan, en fazla işletme kapanan şehirlerdendi. Ama
ne işsizlik konuşuluyordu haftalardır şehirde ne ekonomi.
Bütün şehir, seven sevmeyen taraftarı olan olmayan herkes
aynı şeyden bahseder hale gelmiş durumdaydı.
Birkaç yıl evvel Sivasspor böyle giderken ortaya atılan
teoriler yeniden konuşulmaya başlayınca ah benim güzel
ülkem diye geçti içimden. İki hafta önce puan farkı 5 iken
başladı felaket senaryoları.
"yok abi yedirmezler Anadolu takımına bu ligde
şampiyonluğu"
"dur hele gör bak nasıl satacaklar maçları İstanbul
takımlarına"
"hakemleri ayarlamıştır bunlar gör bak demişti dersin"
cümleleri dost sohbetlerinin, kahve masalarının, iş arası
dedikodularının klasik cümlelerine dönüştü bütün şehirde.
Neydi bu güvensizlik peki? Niye bu denli paranoyak olmuştu
bu ülke insanı? İşte bu soruları sordukça ve düşündükçe
anlıyorduk ki her şeyi tekelleştiren sistemin bunu en iyi
uyguladığı yerlerdendi futbol. Dünyanın her yerinde büyük
paraların döndüğü bu çarkın Türkiye gibi bir ülkede, rantın
hayatın her yerini esir aldığı, yalanın dolanın, adam
kayırmanın, yolsuzluğun, haksızlığın cirit attığı bu ülkede
temiz dönmesi mümkün değildi. Öyle olsa bile buna halkı
inandırmak imkânsız hale gelmişti. Takım kötü oynayıp puan
kaybetse dahi hem duygusallığın verdiği etkiyle ( malum
kimse ayranım ekşi demez) hem tüm bu düzenin arasında o
maçın öyle bitmesi için mutlaka çirkin bir neden bulunurdu.
Oyuncu satılmış denir, hakem yanlı denirdi. Doğruydu belki
de. Düzeni yalan dolan üzerine kurmaya meyilli ellerin
futbolun içinde de olmuş olma olasılığı yüksekti. Bu
güvensizlik bu umutsuzluk normaldi o açıdan bakıldığında.
Neden bu forum diye aklınızdan geçenler vardır elbet. Bugün
berabere biten maçtan sonrada Bursa'da başka şey
konuşulmuyor. Rakipleri ile puan farkı kapanan takımın tüm
destekçileri şimdi kendilerini onaylıyor. "demiştim ben
sana yedirmezler bize bu kupayı diye, bak nasıl gidiyor
puanlar" bugünlerde Bursa sokaklarında en çok
duyabileceğiniz cümle.
Bitime birkaç hafta kaldı. Yıllardır özlemle beklediği
şampiyonluğu dört büyüklerin elinden almak isteyen bir
takım kendini Anadolu'nun temsilcisi, gücü, onuru sayıyor.
Ezenler, para babaları, patronlar gördüğü üç büyük İstanbul
takımının arasına girip kupayı onlardan almayı hedefliyor.
İşin en ilginci bunu yaparken düşmana karşı savaşa giden
millet edasıyla yapıyor.
Ayırma, öteleme, ezen ezilen farkı yaratma her şeye sirayet
etmiş bir ülkede bir şehir takımı diğerlerinin intikamını
almak gibi garip bir misyonu üstlenmiş ezenlere karşı sanki
savaşa gidiyor.
Bu ülkede olanlar her geçen gün çığırından çıkıyor
göze alıp tribünde maç izleyecek kadar suyunu çıkarırdım
bazen. Gençlik hevesi derdi babam. Haklıydı belki de. Bu
yıl her yıl olduğu gibi yine şampiyonluk hayali ile
başladım lige her futbol sever gibi. Öyle ya da böyle sürdü
bu heves. Ama oturduğum şehirden mütevellit bir heyecan
daha kapladı hepimizi. Şehir takımımız Bursaspor liderliğe
oturmuş ve şampiyonluğa gidiyordu emin adımlarla. Her yer
yeşil beyaz bayraklar balonlarla donatıldı yaklaşık 3
haftadır. Ligin sonu yaklaştıkça umut büyümeye başladı.
Derdini kederini unutur hale geldi tüm halk. Son krizin en
çok vurduğu şehirlerdendi oysa Bursa. Nüfusa oranla en çok
işçi çıkarılan, en fazla işletme kapanan şehirlerdendi. Ama
ne işsizlik konuşuluyordu haftalardır şehirde ne ekonomi.
Bütün şehir, seven sevmeyen taraftarı olan olmayan herkes
aynı şeyden bahseder hale gelmiş durumdaydı.
Birkaç yıl evvel Sivasspor böyle giderken ortaya atılan
teoriler yeniden konuşulmaya başlayınca ah benim güzel
ülkem diye geçti içimden. İki hafta önce puan farkı 5 iken
başladı felaket senaryoları.
"yok abi yedirmezler Anadolu takımına bu ligde
şampiyonluğu"
"dur hele gör bak nasıl satacaklar maçları İstanbul
takımlarına"
"hakemleri ayarlamıştır bunlar gör bak demişti dersin"
cümleleri dost sohbetlerinin, kahve masalarının, iş arası
dedikodularının klasik cümlelerine dönüştü bütün şehirde.
Neydi bu güvensizlik peki? Niye bu denli paranoyak olmuştu
bu ülke insanı? İşte bu soruları sordukça ve düşündükçe
anlıyorduk ki her şeyi tekelleştiren sistemin bunu en iyi
uyguladığı yerlerdendi futbol. Dünyanın her yerinde büyük
paraların döndüğü bu çarkın Türkiye gibi bir ülkede, rantın
hayatın her yerini esir aldığı, yalanın dolanın, adam
kayırmanın, yolsuzluğun, haksızlığın cirit attığı bu ülkede
temiz dönmesi mümkün değildi. Öyle olsa bile buna halkı
inandırmak imkânsız hale gelmişti. Takım kötü oynayıp puan
kaybetse dahi hem duygusallığın verdiği etkiyle ( malum
kimse ayranım ekşi demez) hem tüm bu düzenin arasında o
maçın öyle bitmesi için mutlaka çirkin bir neden bulunurdu.
Oyuncu satılmış denir, hakem yanlı denirdi. Doğruydu belki
de. Düzeni yalan dolan üzerine kurmaya meyilli ellerin
futbolun içinde de olmuş olma olasılığı yüksekti. Bu
güvensizlik bu umutsuzluk normaldi o açıdan bakıldığında.
Neden bu forum diye aklınızdan geçenler vardır elbet. Bugün
berabere biten maçtan sonrada Bursa'da başka şey
konuşulmuyor. Rakipleri ile puan farkı kapanan takımın tüm
destekçileri şimdi kendilerini onaylıyor. "demiştim ben
sana yedirmezler bize bu kupayı diye, bak nasıl gidiyor
puanlar" bugünlerde Bursa sokaklarında en çok
duyabileceğiniz cümle.
Bitime birkaç hafta kaldı. Yıllardır özlemle beklediği
şampiyonluğu dört büyüklerin elinden almak isteyen bir
takım kendini Anadolu'nun temsilcisi, gücü, onuru sayıyor.
Ezenler, para babaları, patronlar gördüğü üç büyük İstanbul
takımının arasına girip kupayı onlardan almayı hedefliyor.
İşin en ilginci bunu yaparken düşmana karşı savaşa giden
millet edasıyla yapıyor.
Ayırma, öteleme, ezen ezilen farkı yaratma her şeye sirayet
etmiş bir ülkede bir şehir takımı diğerlerinin intikamını
almak gibi garip bir misyonu üstlenmiş ezenlere karşı sanki
savaşa gidiyor.
Bu ülkede olanlar her geçen gün çığırından çıkıyor
3 Nisan 2010 Cumartesi
Ferman
Hani bilmezken ölümü
Anlamı yokken seslerin silinmesinin
Göklerin kararmasının anlamı yokken
Susup yazdım
O vakit, tenime bir hançer gibi
Kasvetle sokulmuyordu gece
İnsanlar geçerdi fikrimden
Erken bir şiirdi sabah; inerdi
O vakit yazdım
Adım eski bir şarkıyı andırmıyordu daha
Geçitlerinde tuzaklar kurulmamıştı hayatın
Nereye istersem yürürdüm küçük adımlarımla
Öyle yazdım
Şimdi hükümsüzdür, kaybolmuş sevinçlerin anlamı
Eksiltmiyor dilin zehrini
Sözcüklerle yıkasak da suları
Ayşe Polat
Anlamı yokken seslerin silinmesinin
Göklerin kararmasının anlamı yokken
Susup yazdım
O vakit, tenime bir hançer gibi
Kasvetle sokulmuyordu gece
İnsanlar geçerdi fikrimden
Erken bir şiirdi sabah; inerdi
O vakit yazdım
Adım eski bir şarkıyı andırmıyordu daha
Geçitlerinde tuzaklar kurulmamıştı hayatın
Nereye istersem yürürdüm küçük adımlarımla
Öyle yazdım
Şimdi hükümsüzdür, kaybolmuş sevinçlerin anlamı
Eksiltmiyor dilin zehrini
Sözcüklerle yıkasak da suları
Ayşe Polat
27 Mart 2010 Cumartesi
SENSİN
SENSİN
Sensin kendinde ölü doğum sensin çığlık çığlığa dünya
Varsa başka oluşun kuantumda sensin gerçek yanılsama
Çarpa çarpa çoğalan her tarih ile seçtiğin her yolun izi
Birbirinden türeyen sonsuz dalgalanmada
Öyle sancılı ki sesin ağrı gibi susuyorum hayatında
Taş sessizliğini bölüyor şimdi kuşlar
Kuşlar ki bir onlar gölgelerini yere çarpa çarpa uçarlar
Ve sadece suyu böler taşın sesi
Bir yalnızın yalnızlığıyla el ele öldüğü evde
Ayrılırken ruh bedenden telefonun çalması ne ise
Öyle rastlantı dünya
Nesnelerin sesinden yankı vurmuyorsa kayalıklara
Ses var mı orada
Sokulduğun her delik eşya taşıyorsa oradan buraya
Şeyin çoğalması değil mi eşya
Aşk bölerken seni senin senin ile çarpılmana
Dağılıp uçuşan parçalarının asıldığı soluk olacak hatıralar
Yerleşemeyen yabancıdır artık tarihinin sayfalarında sevda
O yapayalnız hüzün
'Neredesiniz?' diye soran fısıltı
Düşte bile olsa her giden gölge ile el ele
Kanayacak hayatında
Hesap bilmemesinden mi dersin kazazedenin
Yolda bıraktığı uzun mu uzun fren izi
Çarpa toplaya ölümüne böldüğü kaderin diğer yarısının
Umudu mu var yoksa bir kaç saniyelik o asfaltta
İdama giden mahkuma gömleğini astıran refleks
Alışkanlık mıdır sence
Umut ince ayar işkencedir bil
Şeyleşirsin olamazsın unutma
Suya uzak bir taş sessizliği ile susuyorum hayatında
Gerçeğin bıyık altından gülümseyen bu yüzünü
Avuçlarının arasına alıp hâlâ okşayamamana
İskender
19 Mart 2010 Cuma
Eğer Uslu Dursaydım
O gün babama kızdığında, bez bebeğimi yakmazdı annem
Kalbim bir yorulunca, öyle atardı
Ve kuvvetli ihtimal kafesinde kalırdı
Kaçardım olmamış insanları görünce
Ağaç tepelerinden çaldığım ham elmalar
Beni hasta edebilseydi
Salıncağı uçak yapamayacağımı
Öğrenmesem de güzeldi
Hem rüzgâr değmedikçe saçlarıma
Uçmanın kıymeti neydi?
Belki şiirlerden bilmezdim hanımeli açan evi
Ama aynı tüterdi anılarımın Karadeniz'i
Ellerim mesela
Sadece babamın avucunda kaybolurdu
Aslında çok iyi olurdu
Ağlamak için de beklemezdim yağmuru
Sadece dizlerim kanardı ufak tefek düşmelerden
Onlar kanar, ben hayata kanmazdım
Uslu dursaydım Tanrım, çocuk kalır mıydım?
Kalbim bir yorulunca, öyle atardı
Ve kuvvetli ihtimal kafesinde kalırdı
Kaçardım olmamış insanları görünce
Ağaç tepelerinden çaldığım ham elmalar
Beni hasta edebilseydi
Salıncağı uçak yapamayacağımı
Öğrenmesem de güzeldi
Hem rüzgâr değmedikçe saçlarıma
Uçmanın kıymeti neydi?
Belki şiirlerden bilmezdim hanımeli açan evi
Ama aynı tüterdi anılarımın Karadeniz'i
Ellerim mesela
Sadece babamın avucunda kaybolurdu
Aslında çok iyi olurdu
Ağlamak için de beklemezdim yağmuru
Sadece dizlerim kanardı ufak tefek düşmelerden
Onlar kanar, ben hayata kanmazdım
Uslu dursaydım Tanrım, çocuk kalır mıydım?
12 Mart 2010 Cuma
Matem
Ağzımda çoğalıyor
Konuştuğumuz gece
Nasıl da yaralıydık
Arsız gülerken bile
Uzak denizler çağırıyordu beni
Seni şiir, seni şarap, seni aşk
Sabahın gelişini geciktirebilseydik
Belki bir gelincik açardı yatağımızda
Değdiğin ne varsa
Parçalanmazdı böyle acıdan
Yüzünü dökmeseydin alnıma
Ayşe Polat
11 Mart 2010 Perşembe
Hiç Sevişmediğim Bir Kadın Vardı
'Sevda; eşi düşse de yere ip üstünde sallanarak duran ha
düştü ha düşecek cambaz. Hangimizi taşıyabilir ki aşk
içinde halimiz?'
Hiç sevişmediğim bir kadın vardı varlığı bıçaktandı
Buz dolu bardak olur terlerdim bir sözüyle
Hayatı sevme koşulu ölümü sevmekten gelen
Üstümden geçen tren
Bir duruşu vardı ki hayatta
Hayat, eğilir önünde saygıyla
Çekilir sonra usulca
Ninnileri akar sulardan öğrenmiştir
Akar akar saatler o akar aktıkça
Sevda mutlu, kıvrılır bir kenara
Hiç sevişmediğim bir kadın vardı seviştim her an onunla
Bir tek hayatım boyunca
'Yaşanmamış bir sevdaya, az gelmez mi bir hayat?'
İskender
10 Mart 2010 Çarşamba
Patinaj
Çok söylenmiş şarkılar gibiydin
Tanıdık
Bir o kadar eski
Notalarını basmıyordu nasırlanmış yüreğim.
İki aşk arası uğranan limandı gözlerin
Ve ellerin güzeldi dolanırken tenimde.
Zamansız hayallerin vardı
Senli benli
Oysa gidilecek kıyı kentleri sıralıydı önümde.
Sendeki kör kuyudan aydınlık çıkarma hevesi
Umut işte
Nafile...
Vakit geldi!
Bir hediyem var avucundaki çizgilere
Sakla bu sözleri
Şimdi ne güzel susarsın bu cümlelerle...
Tanıdık
Bir o kadar eski
Notalarını basmıyordu nasırlanmış yüreğim.
İki aşk arası uğranan limandı gözlerin
Ve ellerin güzeldi dolanırken tenimde.
Zamansız hayallerin vardı
Senli benli
Oysa gidilecek kıyı kentleri sıralıydı önümde.
Sendeki kör kuyudan aydınlık çıkarma hevesi
Umut işte
Nafile...
Vakit geldi!
Bir hediyem var avucundaki çizgilere
Sakla bu sözleri
Şimdi ne güzel susarsın bu cümlelerle...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)